Türkiye'nin geleceği adına çok doğru bir karar alındı.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan plan, deprem riski yüksek bölgelerdeki sanayiyi Anadolu'nun iç kesimlerine kaydırmayı hedefliyor.
Marmara Bölgesi'ndeki yoğun sanayi yükünü azaltmak, olası bir büyük depremin üretim ve lojistik zincirini felç etmesini önlemek amacıyla İç Anadolu ve Doğu Akdeniz başta olmak üzere 14 ili yeni sanayi havzası olarak belirleyen bu strateji, ülkenin ekonomik haritasını yeniden çiziyor.
64 ilde yürütülen 166 Organize Sanayi Bölgesi (OSB) projesiyle sanayinin daha dengeli yayılması amaçlanıyor.
İkinci derece risk taşıyan iller bile dikkate alınırken, deprem fay hatlarının göbeğindeki Sakarya için bu karar son derece yerinde.
Sakarya, Türkiye'nin en verimli tarım arazilerine sahip illerinden biri.
Ovaları ve bereketli topraklarıyla yıllardır tarım ekonomisinin lokomotiflerinden olmuş.
Tarımsal kalkınmanın önemini bilen biri olarak, sadece tarıma yaslanmanın yeterli olmadığını düşünüyorum.
Kalkınmayı dar bir çerçevede ele almamak gerekiyor.
OSB’lerin çoğalmasıyla sanayi önemli bir pay aldı; otomotiv, metal işleme, tekstil gibi sektörler ciddi istihdam yarattı.
Fakat 17 Ağustos 1999 ve 6 Şubat 2023 depremlerinin yaraları hâlâ taze.
Bu felaketlerin ardından Marmara'daki sanayi yatırımlarının düşük riskli bölgelere kaydırılması gündeme geldi ve şimdi somut adımlar atılıyor.
Bu felaketlerin gösterdiği gerçek şu: Sanayi, deprem gerçeğini yok sayarak büyüyemez.
Tam da bu nedenle, bugün konuşmamız gereken şey “kaç fabrika” değil; “hangi gelecek”.
Çünkü fabrika taşınır.
Ama bilgi, patent, tasarım, yazılım ve yüksek katma değerli üretim aklı taşınmaz, yerleşir.
Sakarya’nın artık kendine yeni bir rol biçmesi gerekiyor.
OSB’lerin gölgesinden çıkıp, yüksek katma değerli aklın ve inovasyonun merkezlerinden birine dönüşmek zorunda.
2000’li yılların başında, jeolojik yapısıyla benzer riskleri taşıyan California örneğinden hareketle Silikon Vadisi benzeri bir teknoloji ekosisteminin Sakarya’da kurulmasını önermiştim.
California, Stanford Üniversitesi gibi kurumların etrafında ekosistem kurarak dünyada inovasyonun kalbine dönüştü.
O zamanlar “Sakarya’da Türkiye’nin ilk Silikon Vadisi” fikri çok anlaşılmadı. Aradan 25 yıl geçti. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Daha da önemlisi, “nasıl yapılacağını” konuşmak, tartışmak ve de araştırmak lazım.
Deprem riski nedeniyle ağır sanayi uzaklaşırken, aslında Sakarya’nın önü de açılıyor.
Bu şehir, betonla büyüyen bir sanayi şehri olmak yerine, beyin gücüyle büyüyen bir teknoloji ve girişim şehri olabilir.
Üstelik “kodlamayı bile yapay zekâlar yapıyor” dediğimiz bir çağdayız.
Mesele, sadece yazılım öğretmek değil, oyunun kurallarını yazacak aklı, ürünü ve sermayeyi burada toplamak.
Sakarya’nın elindeki kartlar güçlü.
İstanbul’a bir saat mesafede olması, TEM Otoyolu ve Kuzey Marmara Otoyolu ile erişim gücünün yüksekliği, girişimci ve yatırımcı için “hız” demek.
Bu şehir, doğru kurgulanırsa coğrafyanın sunduğu bu hız avantajını yalnızca lojistikte değil, teknoloji ve girişim ekosisteminde de kaldıraç haline getirebilir.
Bir diğer güçlü kart ise üniversiteler.
Üniversiteler tarafında Sakarya’nın elindeki kaldıraç gerçekten güçlü.
Sakarya Üniversitesi, QS 2026’da Avrupa’da yükselen üniversiteler arasında gösterilirken, Times Higher Education 2026 sıralamasında 7 alanda dünyanın en iyi 1000’i içinde yer alıyor ve genel ölçekte 1201–1500 bandında konumlanıyor.
Türkiye’de ise kamu üniversiteleri arasında 12. Sırada. Bu müthiş sıralama ve başarı.
Bu akademik zemin, sadece “eğitim” üretmekle kalmıyor; doğru hedeflerle birleştiğinde ekosistem kurma kapasitesi de taşıyor. Nitekim Sakarya Teknokent, “Girişim Vadisi” projesiyle bölgesel bir Ar-Ge üssü olmaktan çıkıp ulusal ölçekte bir girişimcilik merkezi olmayı hedefliyor.
Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi ise uygulamalı eğitim yaklaşımıyla bilişim, yazılım ve mühendislikte sahaya hazır nitelikli iş gücü yetiştirerek bu dönüşümün insan kaynağı tarafını besliyor.
Sakarya’nın önünde iki yol var;
Ya 1900’lerin teknolojisiyle kurulan dökümhaneler, plastik atölyeleri ve “eski usul” fabrikalarla oyalanacağız; ya da gelecek yüz yılı planlayacağız.
Bu yüzden Sakarya’nın önce net olarak odağını belirlemesi şart;
“Her şeyi yaparız” demek yerine üç-dört alanda ülkenin merkezi olmayı hedeflemeliyiz;
Deprem ve afet teknolojileri, tarım ve gıda teknolojileri ile yeni dönemin en stratejik yatırımı olan data center (veri merkezi) ekosistemi.
Sanayi taşınıyorsa Sakarya boşlukta kalmak zorunda değil.
Aksine katma değerin merkezine yürüyebilir.
Fabrikaların gittiği yerde hayat bitmez. Bazen tam tersine, şehirler asıl o zaman “kimlik” kazanır.
Ben bunları yazınca yine birileri gülecek belki.
Olsun.
Gülüp geçilen her büyük fikir, bir gün mecburiyet haline gelir.
Ben Sakarya için yazmaya, düşünmeye, üretmeye devam edeceğim.
Çünkü bu şehir, depremle yıkılmayan bir kalkınma modelini hak ediyor.